Ziryab’ın Kaçışı; Meyve
Âdemlikten payını alan -oğulları/insanlar merak duygusunun hep bir adamı ötesine geçebilmeyi arzuladılar. Cennetin izdüşümü coğrafya, kültür ve ihtiyaçlar olarak yeniden çağlar boyunca sürekli şekil değiştirdi. Aden Bahçelerindeki o ağaç da cennet tasvirine paralel olarak değişmeye devam etti. Ancak tadılan meyve, bazısına iktidar bazısına şan bazısına ise sefalet bazısına güç, para, dünyevi hazlar gibi tatları tattırdı. Dünyadaki cennet, yeri geldi kutsal mekanlar yeri geldi Harun Reşid’in iktidar sarayı oldu. Harun Reşit öncesindeki çağlarda ise insanlara göre cennet figürü arşın yansımasının tam altında yer alan Kabe’nin bulunduğu alandı. Zira İbrahim (as)’ın duasından sonra Mekke hem bir ticaret hem de din merkezi haline gelmişti: ““Rabbim! Bu şehri güvenli kıl!” Bu cennettin ağacının meyvesi kimisine maddi kimisine manevi tatlar sunuyordu. Ancak bazıları var ki, onlar ağacın meyvesinden hem maddi hem de manevi tatlar alabiliyorlardı. Bu şanslı sayılabilecek kimseler, cinlerin kulaklarına sihirli satırlar fısıldadığı düşünülen Arap şairlerdi.
Cahiliye döneminden itibaren Araplar için önemli günlerde
panayırlarda şiir dinletileri ve şiir müsabakaları, Arap toplumu için en köklü
geleneklerden biri olmuştur. Öyle ki, fasih dilin kullanımına önem veren bu insanlar
arasında, dönemin seçkin şairleri büyük bir saygı görmüş, onların etkileyici
şiirleri ise Kâbe’nin duvarı gibi kutsal ve değerli mekânlara asılmıştır.
Duvarlara asılan şiirlere ise “muallaka” denilmiştir. Cahiliye döneminde kabile
liderlerine okunan şiir okuma geleneği, Emevî ve Abbâsî döneminde de devam
etmiş; şairler şiir okumak üzere saraylara davet edilmiş veyahut şairler
şiirlerini hükümdara sunmak üzere hükümdarların huzuruna çıkmayı talep
etmişlerdir. Dolayısıyla şairler,
kendilerine şöhret, para, saygınlık gibi pek çok tadı tattıracak bu cennet
ağacının meyvesinden tatmak için yanıp tutuşuyorlardı. Hatta gurbetteki
şairlerin şiirlerindeki vatan özlemi dolu satırlarının arasında, belki de asıl
vatan özleminin sultanın kendilerine sağlayacağı ikramların tadı olduğu da
söylenebilir (ben tarafından). Elbette bu iktisap yarışı sadece devlet
sınırları içinde kalmamış bilakis Arapların yayıldığı tüm coğrafyada kendisini
göstermiş; devletler arası resmi veya gayri resmi yazışmalarda dahi şiirin görünmeyen
kan akıtıcı, can alıcı gücü kullanılmıştı. Şiir sadece keskin bıçak olarak
değil aynı zamanda da neşenin aktarımı için de kullanılmıştı. Örneğin muallaka
sahiplerinden Zuheyr b. Ebi Sulma, 40 yıl sonra Abs ve Zubyan kabileleri
arasındaki savaş bittikten sonra onları öven şu sözleri dile getirir:
“Sizler; Abs ve Zubyan birbirinizi yok etmeye adadıktan
Aranızda Menşim[1]
kokusu yayıldıktan sonra
Dediniz ki; şayet barışı yayabilirsek aramızda
Selamete ereriz, emri bi’l- marufla, malla
İşte o zaman sizler en hayırlıları oldunuz halkınızın
Ne ataya itaatsiz ne de günahkârsınız.”[2]
Uzun bir savaşın ardından tadılan huzur ve selamet meyvesinin damakta
kalan tadı ancak bu kadar iyi ifade edilebilirdi. Oğlu Kâ’b b. Zuheyr[3] ise bambaşka
bir tadı tatmaya nail olacaktı. Kâb’ın kardeşi Büceyr, Müslüman olunca henüz
Müslüman olmayan Kâ’b, Rasulullah’ı ve Müslümanları şiirleriyle hicveder. Normal
şartlarda bu şiirlere karşı reddiye yapması için Rasulullah, Hassan b. Sabit’e şiir
okumasını söylerdi. Ancak Kâ’b’ın hicvinden dolayı Rasulullah Kâ’b’ın
İslamiyet’i tercih etmesini aksi takdirde kendisinin öldürüleceğini uygun
kanallarla bildirdi. Bunun üzerine Kâ’b b. Zuheyr muallaka sahibi babasının
şiirlerini utandırmayacak cinsten Bânet Suad yani hepimizin aşina olduğu Kasidetü’l-Bûrde’yi
söyleyip İslamiyet’i kabul etti.
“Gitti Suad, kalbim bugün kara sevdalı
Ardında ben, divane; ben, prangalı.”[4]
Rasulullah
bu şiirin peşinden Yemenî kumaşlardan yapılmış cübbesini sırtından çıkarıp
Kâ’b’a hediye etti. Böylece Banet Suad ile başlayan bu kaside Kasidetü’l- Bûrde
(cüppe/hırka) anılmaya başlandı. Şimdi biraz bu hadiseyi tefekkür etmenin bile
tadının evsafını yapamıyorum. Elbette hem unutulmaz derece baş döndürücü hem de
sevgilinin bir “hoş geldin” demesi kadar tatlıdır. Gözlerimiz dolu dolu ancak
yolumuz daha uzun.
Her zamanın kendisine has zamanlar arasılığı
sağlayan soyut veya somut şeyleri vardır. Bizim zaman kapımız ise yazgımızı,
merakımızı sürdürecek bir “ağaç”tı. Ağaç büyüyüp yeşerdi ve meyvelerini sundu
bizlere. İbnu’l Arabi’ye göre İlk Akıl’ın yazdığı ilk varlık olan “su”
ağacımızın daha da yeşerip büyümesine imkân sağladı. Kâh Cahiliye döneminde
meyvelerini dağıttı kâh Sadru’l İslam döneminde. Evet, ağaç büyüdü nihayetinde
Abbasiler dönemine kadar yetişti. Yetişirken de hem bir dağın en ıssız çukurunda
yaşayan birine meyvesinden tattırdı hem de saltanatın merkezi saraylardakilere.
Öyleyse “elmanın tadının” Abbasi sarayında nasıl tatlar sunmuştur gelin biraz
düşünelim.
“İşte o zaman bir akarsu
Geçtiği yerlerden bir daha geçti
İsteyerek ikiledi kendini”
[1] Menşim, koku
satan bir kadındır. Ancak bazı insanlar Menşim’İn kokularını dükkanından
çalınca Menşim kendi kabilesinden yardım ister ve Menşim’e ait kokular kimin
üstündeyse o kişiler öldürülür.
[2] Şiirin
Arapçası:
تَدارَكتُما عَبساً
وَذُبيانَ بَعدَما
تَفانوا
وَدَقّوا بَينَهُم عِطرَ مَنشِمِ
وَقَد
قُلتُما إِن نُدرِكِ السِلمَ واسِعاً
بِمالٍ
وَمَعروفٍ مِنَ الأَمرِ نَسلَمِ
فَأَصبَحتُما
مِنها عَلى خَيرِ مَوطِنٍ
بَعيدَينِ
فيها مِن عُقوقٍ وَمَأثَمِ
[3] “K‘B b.
ZÜHEYR,” Türkiye Diyanet Vakfı, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
(İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 2001), cilt 24, 7–8.
Yorumlar
Yorum Gönder